Angur ve de Angutluk (2)
Önceki yazının devamı:
Onur Öymen anlatıyor; “Yunanistan 1968’de Türk vakıflarına el koyuyor, kayyuma devrediyor, hala kayyumda. Türklerin vakıfları yok.”
“60 bin Türk asıllı Yunan vatandaşını vatandaşlıktan attılar resmen.”
Yasayı kaldırmışlar ama vatandaşlıktan çıkardıkları 60 bin kişiyi geri almıyorlar.
Diyor ki Öymen, “Rum patrikhanesinden veya cemaatinden herhangi bir konuda herhangi bir şikâyet, bir talep, bir ilgi beklentisi, hiçbir şey duymadım şimdiye kadar. Yani manası şu; İstanbul’daki cemaat öyle anlaşılıyor ki Avrupa Birliği üzerinden, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye belli bir baskı yaptırarak taleplerini yerine getirmeye çalışıyor bu hoş değil, şık değil.”
Osmanlının son döneminde Rum patrikhanesi ve Ermeni Hınçak, Taşnak çetelerinin her konuyu Avrupalı devletlere götürüp, onların müdahalesine fırsat verdikleri gibi.
Osmanlı’da Berlin Konferansının şartlarını yerine getir biçiminde dayatmalar gibi AB’ye giriş şartlarını yerine getir denilmekte.
Öymen, 17. asırdan kalma bir camiinin her tarafının yıkılmış olduğundan söz ederek onarımına müsaade etmeyen Yunanistan, “Heybeliada’da bir özel yüksek dini okul, bir ruhban okulu açın diyor. Yani bana imtiyaz verin diyor.” Açıklamasını yapıyor.
Böyle böyle imtiyazları vereceğiz, sanmayınız ki AB’ye gireceğiz.
AB’nin başında bekliyoruz Angut kuşu misali.
RTE, Vakıflar Yasası ile ilgili olarak mütekabiliyeti uygulamayacağımızı ilan etti. Ecdadımız gibi hareket edecekmişiz. Kapitülasyonları verenler gibi…
Lozan’ı anımsayalım; en çetin çetrefil tartışmalar ne üzerineydi?
Kapitülasyonlar!
Eşitlik, her şeyden evvel insan olmanın sağladığı bir haktır. Kapitülasyon, imtiyaz ise soygunun, zorbalığın kibarcısıdır.
Ne yazık ki içimizde mütekabiliyeti, misilleme olarak takdim eden bilim adamı unvanlılar var.
Oysa patrikliğe yeni imtiyazlar sunmanın arayışı yerine, Batı Trakya’da ki Türklerin müftülerini seçebilmelerini talep etmek gerekir, tıpkı Patrik’in seçildiği gibi.
Batı Trakya’daki Türklerin de Yunan TV’lerinde hakkını arayabilen Yunan asıllı avukatları olabilmelidir.
Var mı?
Bizde var.
Kezban Hatemi: “Evet patrik hazretlerinin hukuk danışmayım” diyor.
En çok izlenen Can Dündar’ın programında: “Evet buyurun.”
Yetmiyor ekran ekran geziyor bu danışman.
Kezban Hatemi: “Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır, tanınacaktır değil tanınmıştır” diyor.
Bana doğru gibi gelmiyor.
Danışman, “10 milyonluk Yunanistan’la ilgili sorunlarımızı karşımıza 300 milyonluk Ortodoks camiasını alarak yapıyoruz” görüşünü ortaya atıyor.
Bu da doğru değil.
10 milyonluk Yunanistan’ın, 300 milyonluk Rus Ortodoks’a karışma hayali var. Elin oğlu izin verir mi?
Daha da derininde ise emperyalist hedef var, Yunanistan maşa.
Bir de danışman Hatemi, “Yunanistan kızdı Batı Trakya’daki Müslüman kardeşlerimize soydaşlarımıza çok farklı bir vergi uygulamaya başladı. Hemen biz elimizde bulunan Rum gayrimüslim vatandaşlarımıza, Rum asıllı hemen aynı vergiyi mi uygulayacağız? Mümkün değil” lafını ediyor.
Nedenmiş efendim? Batı Trakya’daki kardeşim kiremit renkli angut yavrusu mu?
Üstelik bu danışman, elinde Ermeni kiliselerinin, okullarının yitik listesiyle dolaşıyormuş Listeyi görsek utanırmışız.
Tarih, o kilise ve okullarda, düşmana karşı direnen Osmanlı ordusunu arkadan vurmak için saklanmış cephaneliklerin listelerini de yazar. İsyan ve katliamlarda kışkırtıcı toplantıların yapıldığını, bomba ve silahların oradan dağıtıldığını da…
Tarihte yaşanmış bu kirli sayfaları küllendirmeye çalışıyoruz. Küllensin de.
Ne var ki, en ağır suçlamayla karşı karşıya Türkiye; “Soykırım!”
Soykırım, bir emperyalist yalandır!
Gerçek soykırım yapanlar tarafından ortaya atılan.
Danışman hızını alamıyor, diyor ki, “Gasp ettiklerimizi iade edelim.”
Prof Baskın’da takviye ediyor danışmanı, “Divan oteli’nin bulunduğu yer Ermeni mezarlığıdır. Gasp ettik, Vehbi Koç’a sattık. Yahu bunun adı gasptır gasp.”
Oysa İstanbul’un birçok yerinde vardır Ermeni mezarlığı.
Çünkü; Gregoryen Ermeniler, misyonerler marifetiyle, Ortodoks, Katolik, Protestan olmuşlar, dörde bölünmüşler. Mezarlık başında kavgalara tutuşmuşlar. Zamanın padişahları da bunlar kavga etmesin diye yeni yeni mezarlıklar ihsan etmiştir.
Yani şimdi Lozan’ın üzerinden atlayarak, Osmanlı döneminde emperyalistlerin yarattığı yine o kirli hesaplarına mı dönelim?
Onur Öymen, patrik danışmanına soruyor: “Biz hep neyi, nasıl, ne zaman versek bunu tartışıyoruz biraz da almayı düşünün. Siz Kıbrıs’ın Maraş kentinin tamamına yakının Lala Mustafapaşa vakfına ait olduğunu ve İngiliz döneminde teker teker oradaki gayri menkullerin Türklerden alınıp Rumlara verildiğini biliyor musunuz? Siz Batı Trakya’nın yüzde 80’inin Türklere ait olduğunu, Lozan sırasında teker teker bu parsellerin istimlak edilerek haksız biçimde el konularak ellerinden alındığını ve bugün yüzde 20’sinin bile Türklerin elinde olmadığını biliyor musunuz?”
Bunları da biliyormuş bu danışman, ama konuşamaz; çünkü o danışman.
Yunanistan zulüm yapıyor diye, biz de zulüm mü yapalım?
Söylenen bu.
Zulümden bahseden kim?
Bizim bu taraflarda buna “çalıyı tepeden süpürmek “ derler.
Yeter ki imtiyaz ihsan etmeyelim, geride seksen milyon garip, guraba vatandaşımız var.
Vatan savunmasında, gencecik yaşta şehit olanlar. Hiç eksik olmadı ki. Çünkü Anadolu pahalı coğrafya, bir de ucuz siyasetçileri olmasa.
Üstelik bu ağızlara da tarih hiç yabancı değildir; İmtiyazların koparılması için yüz yıl, iki yüz yıl öncesinde de benzeri şekilde ve de sıklıkla kullanılmıştır.
Vakıf yasası çıktı; artık mezarlıklar, okullar, kiliseler topu topu iki bin Hıristiyan vatandaşımıza verilecek. Ticarette yapabilecekler, dünyaya da açılabilecekler.
Öymen; “yani hep verici olmak bizi rencide ediyor.”diyor.
Sadece rencide etmiyor, koskoca Türkiye Cumhuriyetini mahvediyor.
Vakıflar yasasının laikliğe aykırı olduğunu söyleyen hukukçular da vardır.
Lozan’a da aykırı, Anayasaya da…
İllaki vereceğiz.
Bilinir ki, kiremit renkli ördek; angutta vericidir.
Mahir Öztürk



