Ankara’daydım - Eskişehir Haber

Ankara’daydım

Ankara’daydım
Yayınlama: 10 Ağustos 2007 Cuma - 1.572
A+
A-

 

Dün Ankara’daydım.

Bulvarlarını, caddelerini, sokaklarını tabanlarım şişene kadar dolaştım.

Bahçelievler, Tandoğan, Kızılay, Emek, yani şehrin merkezindeydim.

Kafelerinde çay içtim, lokantalarında yemek yedim, yol kenarında, park yerlerinde dinlendim… Gelip geçen İnsanların yüzlerini inceledim, kimileriyle konuşma fırsatı buldum, yol kesip dilenenlerinden kaçtım. Kısaca Ankara’yı yaşadım bir günlüğüne de olsa.

Otobüsümüz günün ilk ışıklarıyla birlikte Ankara otogarına girdiğinde, aklımdaki ilk düşünce dönüş biletini almaktı. Ankara Kethudası, Belediye çalışanlarına izin vermişti ya susuzluğa tedbirler bağlamında… Ankara’yı terk edenler, bilet bulmamı sorun haline getirebilirdi. Kethudanın sözünü dinleyerek Ankara’yı terk edenler olabileceği gibi susuzluk çekmemek isteyen tatilcilerde olabilirdi.

Dönüş için biletimi almak üzere yazıhanelerden birine yanaştım. “Akşama dönüş bileti istiyorum.” Yazıhanedeki, “beyefendi dedi, akşam servislerimizin hepsi dolu. Sadece 24’deki arabamızda yer var.” Aldım, çaresiz. Asker sevki, okulların kapanma dönemleri haricinde ilk defa başıma geliyordu. Oysa, Ankara’ya gelirken koskoca otobüste yedi kişiydik.

Elimi yüzümü yıkamak için AŞTİ’nin tuvaletine gittim. Ne o! Uzun bir kuyruk. Musluklardan su akıyor, iplik gibi. Tuvaletlerdekiler, temiz bırakmak için uzun süre tuvalette kalıyor. Kuyruk da bundan olsa gerek. Ağır bir koku var.

Otogarda, Ankara belediyesinin bedavadır diye belirttiği bültenlerinin dağıtıldığı bir stant gördüm. Bir tanesini aldım. Başlığı, “Ankara’ya 750 bin metreküp su gelecek.” Fotoğraflarda, çizgili gömlek, kaygı dolu ifadelerle, Kethuda Gökçek. Hafriyat görüntüleri, Boru içinde Gökçek resimleri, çocuk gibi!

Belediye dergisini cebime yerleştirip, çıkıyorum yola.

Güneşin sıcaklığı yavaş yavaş hissedilmeye başlıyor. AŞTİ’den yürüyorum

Tandoğan’a doğru. Yol üzerinde bir pastane, bir kahvaltı sohbeti ediyorum garsonla;

sular dört gündür kesikmiş.

Kaygılılar, cumartesiye kadar gelmeyecekmiş diyorlar.

Sonra! Sonrası Allah kerim.

Kızılırmak’tan günde yedi yüz elli bin metreküp geliyor. Kahvaltı sırasında sayfalarını çeviriyorum belediye bülteninin. Bültene göre Kızılırmak suyunda ağır metal yokmuş, sülfür varmış birazcık, o da diğer suyla karıştırılırsa olup bitermiş.

Bültende ayrıca “dört gün su kesintisi yapılacağına dair çıkan haberler uydurmadır.”  denmiş. Uydurmadır doğru, Başkent bir hafta susuz kalacak.

Gökçek demiş ki; “Kırıkkale de Kızılırmak suyu içiyor, neden onlara bir şey denmiyor.” Kırıkale’de su arıtma tesisleri yok mu?  Kızılırmak suyunu arıtacak tesisler, Ankara’da ne zaman yapıldı? Arıtma tesisi olarak ayrılan yere spor tesisleri yapılmış.

Ankara’nın iyi suyu, kötü suyu olacak. Suyu karıştırarak dağıtacak Gökçek.

Kuraklığın belgesi olarak da Gökçek, 2000 yılından 2007’yılına Ankara’ya su sağlayan barajlara gelen su miktarını açıklamış. En kurak görünen yıl 2001. Yaklaşık 184 bin metre küp, 2007 ise 108 bin. Belgeye dayanarak kurnazlık yorumları yapılmış. İyi de Müslüman! 2007’nin daha yarısında sayılmaz mıyız? Barajlara gelen su miktarı 2007’de ilk altı ayın verileri değil mi? Hesap öyle mi yapılır? 2001’in rakamını böl yarıya veya 2007’nin rakamını çarp ikiyle ki 214 eder. Hesabı böyle yapsana!.. O zaman gelen suya göre, 2007’ kurak sayılmaz. Beceriksizlik sırıtır, ortaya çıkar. 

DSİ’nin müsaade ettiği oranda su temininde bulunabilirlermiş! Topu hükümete atıyor Kethuda.

Al birini vur ötekine!

Kanun maddesine göre; “su kaynağını teşkil eden barajlar, isale hatları ve tasfiye tesisleri DSİ Genel Müdürlüğü, depo ve tevzii şebekeleri belediyelerce yapılır.”

Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan misali.

Depo tevzi şebekesi olmadan, su mu gelir? Geldiğinde boruları patlatmaz mı?

Garsona hesabımı öderken, bunları da kısaca söylemekten kendimi alamıyorum. Garson kaygılı.

Yol boyunca yürüyorum Tandoğan’a doğru. İnsanlar kaygı dolu yüz ifadelerle hızlı hızlı bir yerlere yetişme telaşında.

Tandoğan’da DSP’nin Genel Merkezi bulunur, üç katlı mütevazi bir bina. Önünde büyük seçim otobüsü, etrafında gençler var. Yaklaşıp soruyorum, “gençler siz Ankara’nın partili gençleri misiniz?” Çeşitli illerden gelmişler, parti okulunda siyaset dersleri alıyormuşlar. Ayaküstü sohbetler yaptık. Su sorunu yaşıyor onlarda.

Kızılay’a yürüyorum. Ankara, her zamanki kalabalıklığında değil.

Zafer çarşısındayım. Yorgunluk atmak için bir kafeye oturup meyve suyu sipariş veriyorum. Kafede benden başka kimse yok. Çarşıya giren çıkan sayısı bir hayli az. Dükkanlarda müşteri yok denecek kadar.

Çok sayıda kitapçı dükkanları, konfeksiyon, oyuncak, ayakkabı mağazaları, kırtasiye… Kitapçı dükkanlarında kitaplara bakan var, pek alanı yok.

Dinlendim, yeniden yürüyorum. İstikamet ulus.

Adliye binasından sonra, bir yürüme yolu var Ulus’a doğru. Fıskiyeli havuzun karşısında bir kanepeye oturuyorum. Fıskiyeden şarıl şarıl sular fışkırıyor, serinliği kanepede oturanlara tatlı bir serinlik veriyor. Keyfini çıkarıyorum. Bir adam elinde bidonlar, fıskiyeli havuzun suyundan su almaya çalışıyor. Kullanma suyu olarak alıyordur her halde. Arabasın bagajına su bidonlarını özenle yerleştiriyor. Tuvalete mi dökecek, bulaşık mı yıkayacak, çay mı demleyecek belli değil!

Şaşkınlıkla izliyorum, izleyenler sessiz.

Ankara’da susuzluk kronikleşirse, bir salgın hastalık kaçınılmaz.

Yürüyorum…

Anafartalar çarşısı, bombalanmasından sonra eski haline dönmüş.

Anafartalar çarşısında bir tuvalet işleticisi, su yok, perişan durum, yarın kapatacağım tuvaleti diye yakınıyordu. Çarşı esnafı ne yapacak belli değil. Sular dört gündür kesik dört gün daha devam edecek gibi.

Gökçek, uydurma yazıyorlar; dört değil, sular iki gün kesilecek dese de… Vatandaş cumartesiye kadar yok diyor. Cumartesiden sonra kesintisiz akacakmış. Ankaralı buna inandırılmış. Kızılırmak’tan gelecek. Ne zaman? Beş ay sonra… İnanırsan. Beş ay dayanırsan.

Tren garına yöneliyorum. Tren garı kalabalık, istasyonda trenler… Ankara sessizce  boşalıyor.

Gardan, Tandoğan’a çıkan bir yer altı çarşısı vardır.  Çarşı sinek avlıyor.

Emek’e geliyorum, bir semt lokantası, Lokanta sahibinin bir arkadaşıyla konuşmasına şahit oluyorum. “Su, Hasanoğlan’da varmış, arabayla oradan getiriyorlar.”  Bir araba temin edip Hasanoğlan’a gitmeye karar veriyorlar. Hasanoğlan’ı Babamın mezun olduğu okul olarak bilirdim. Yüksek Köy Enstitüsü. Neydi o Köy enstitülerin yarattığı rüzgar? Köy enstitüleriyle Türkiye çağı aşacaktı, izin vermediler.

Şimdi esnaf, Hasanoğlan’dan su getirme arayışında.

            Esnafa sorduğumda, “borular paslanmış da ondan patlamış” diyor. Acaba paslanmadan değil de, su basıncıyla hava sıkışması olmasından dolayı olamaz mı? Baslı boru bulmuş bulmuş da, Gökçek’in suları keseceği vakti mi bulmuş?

Kilometrelerce yürüyüşün yorgunluğu, onlarca insanla sohbetin düşüncesiyle otobüsteki koltuğumdayım. Hareket saatinin gelmesini bekliyorum. Otogarda büyük insan kalabalığı, her yarım saatte boşalan peronlardaki otobüslerin tümü dolu.

Yanımda oturan arkadaşla tanışıyorum, Ankaralı bir emlakçi. Konu, yine Ankara’nın suyu. Uzun uzun suyun hikayesini anlatıyor. Çevresindeki insanlarda görülen ishal vakalarından duyduğu kaygılarla birlikte…

Ankara’da bu tür vakalar artarsa, arkasından başka şeyler de gelir.

Sorumlusu, Ketyhuda Gökçek değil! Allahın işi!

Böyle böyle kandırılmıyor muyuz? Kötülükler birilerine havale, iyilikler sahiplenilmekte.

Mahir Öztürk.

 





Bir Yorum Yazın
Bu habere yorumlar

Diğer Yazıları

Copyright © 2024